Kalem Gzeli - Trk Hat Sanat. www.kalemguzeli.org
 Kalem Güzeli - www.kalemguzeli.org - Türk Hat Sanatı - Hattat Necmeddin Okyay

Hattat Necmeddin Okyay

  • Toygartepesi῾ndeki Ev

  • Toygartepesi῾ndeki Ev

    Hattat kemankeş, ebrucu, mücellit Necmeddin Okyay 1926 yılında meşhur Gülcü Şükrü Baba ve Tuğrakeş İsmail Hakkı Beyin teşvikiyle gülcülüğe merak sardırmış ve evlerinin bahçesinde 400 çeşit gül yetiştirmişti. Süheyl bey῾in tabiriyle, o, bir "gül çapkını"ydı Toygartepesi, mevkii itibariyle Üsküdar῾ın sair tepeleri (Sultan, Doğancılar...) arasında kalmış olsa bile, önce bu beldeyi, sonra Boğaziçi῾ni, nihayet karşı yakayı kademeli olarak seyredebilme imkanına sahip bulunan yeganesidir. Diğerlerinin bakış zaviyesi buna uymaz.

    İşte, Toygar῾ın en hakim mevkiinde, dört dönümlük bahçesi içindeki mütevazı evinde, bir büyük sanatkar 1961 yılma kadar ikamet etmişti; Hezarfen Üstad Necmeddin Okyay.

    Altı yıla yaklaşan bir zaman dilimi için, ben de buranın müdavimlerinden olmuştum. Necmeddin Hoca῾nın evi ve buradaki hayatı ile ilgili yazmam teklif edilince, önce hafızamı yokladım. Kolay değil 45-50 yıl öncesini kuyudan çıkarmak... Müktesebatımı asgarî hatayla tespite zemin hazırlamak üzere, önce evin -mîmari değil amma- tahmini ve takribi bir planını çizmem gerekiyordu, ben de öyle yaptım. Bunu ortaya çıkacak hale getirmeyi de Selim Derman oğlum üstlendi.

    İster Kuşoğlu yokuşunun merdivenlerinden, ister Selami Ali Efendi Caddesi üzerindeki sağa sapan sokakların (Toygar Hazma, Durbali...) birinden Şair Ruhi sokağına erişebilirdiniz. Bu sokağın solunda yüksek duvarların çevirdiği bol ağaçlı büyük bir bahçe vardı. Sokağı dik olarak döndüğünüzde, bu bahçenin mülkiyetini taşıyan iki katlı ahşap evle karşılaşırdınız. Kapı numarası da 5. İşte bu ev, Üsküdar Yenicami imam ve hatibi, aynı zamanda Mahkeme-i Şer῾iyye Başkatibi Abdünnebi Efendi῾yle (ö. 1907) refikası Binnaz Hanım῾ın meskeniydi. Ne zamandan beri buranın sahibiydiler, bilemiyorum. Lakin 1882 yılı Eylül ayında bir sabah kapı karşı komşuları, mecazib-i îlahiyye῾den Mevlidhan Hasan Rıza Efendi (ö. 1887) -ki kendisi Said Paşa İmamı lakabıyla anılır; Mehmed Akif῾in ona dair şiiri 7. Safahat῾tadır- hiç mutadı olmadığı halde bu evin kapısını çalar ve açan Abdünnebi Efendi῾ye selam verdikten sonra: ‴Efendi. Bir oğlun olacak, adını Necmeddin (dinin yıldızı) koy‴ deyip yürür gider. Müstakbel baba, o gece evinin penceresine bir de kuyruklu yıldız indiğini görmesin mi? Derken efendim, aylar geçer aradan ve adı Mehmed Necmeddin konacak oğlan çocuğu, 29 Ocak 1883῾de hanelerini şenlendirir.

    Bu satırların naçiz yazarı da -Said Paşa İmamı῾ndan 73 yıl sonra- yine aynı evin kapısını çalmağa ve sadece dinin değil, sanatın da yıldızı olan bu müstesna zattan feyiz almağa başlayacaktır.

    Şimdi takriben 100 m2 civarında bir zemine oturan bu eve girmeğe hazır mısınız? Sokak kapısından içeri geçince geniş bir taşlığa dahil olurdunuz. Yerler, Avrupa desenli büyük karo taşlarla kaplıydı. Sol tarafta, üstü rahatlıkla oturulabilecek yükseklik ve genişlikte aynı cins taştan yapılmış bir basamak vardı ve bunun ortasındaki kapıdan yan bahçeye çıkabilirdiniz. Evin tavanı eski Osmanlı evlerindeki kadar yüksek değildi; hele alt katın bütün bölümlerine yaklaşık 25 santimlik bir basamakla çıkıldığı için oralarda irtifa daha da azdı. Sokak kapısını -çalındığında açmak üzere- ya hane sakinleri içerden bizzat gelirler yahut da ucu kapı mandalına bağlı olan ve tavana sırayla çakılı halkalardan geçerek taşlığın sonundaki mutfak girişine ulaşan ipi çekerlerdi. Esasen, eski ev düzeninde bu usul çok yaygındı. Kapı otomatiği denilen alet o zamanlar düşünülemezdi bile! Ancak, sokak kapısında elektrikli zil tertibatına geçilmiş, tokmakla "dakk-ı bab" etmeğe artık hacet kalmamıştı.

    Taşlığın sağında kalan ön oda -ki üç penceresiyle Şair Ruhi sokağına bakardı- Necmeddin Efendi῾nin iş odasıydı. Yerli dolapları da bulunan bu odada çalışma masası ile sandalye dışında, hat ve kadim cilt sanatıyla alakalı alet, kalıp ve avadanlıktan başka, mukavva ve kağıt desteleri de dururdu. Üstadın teknesinin mahsulü olan ebrî (ebru) kağıtları da buradaki dolapta mahfuzdu.

    Bu odanın karşısında gündelik oturma, misafir kabulü ve ders için kullanılan, evin bahçesine nazır, nispeten geniş bir oda vardı ki, biz talebeleri Hocamıza daima burada mülaki olmuşuzdur. Zaten, o tarihlerde hat sanatına merak asgarîye indiğinden, Mes῾ud Kacaralp (1909-1970), Bekir Pekten (1913-1994) ve Nûman Buharalı (ö. 1980?) ile pazar sabahı derse gelenler topu topu dört kişiden ibarettik. Yakınlarda kaybettiğimiz Ali Alparslan (1923-2006) ise ta῾lîk hattını çok önceleri (1944-1948) meşk ettiği ve vazifeyle Ankara῾ya yerleştiği için gelemiyordu; 1959῾da İstanbul῾a döndükten sonra devama başladı.

    Üç tarafında oturmağa mahsus sedirleri, bir de soldan gün ışığı alan yazı masası bulunan odada, muşambayla kaplı zemine halı da seriliydi. Kapıdan girişin solundaki köşede birkaç yüksek çekmeceli ve üstü mermer kaplı bir konsol mevcuttu, bunun duvara dayalı aynası da vardı, içinde Hoca῾nın meslekî malzemesinin bulunduğunu hatırlıyorum. Her mevsimde en çok oturulan oda burasıydı; kışın odun ve kömür yakılan sobayla ısıtılırdı. Necmeddin Efendi de mesleki çalışmalarını kışın, üstünde açık gözleri ve küçük çekmeceleri bulunan yazı masası önündeki sedire oturup, eski usulle sağ dizini dikerek burada yapardı. Evin diğer odalarında olduğu gibi, ahşap pencereler, iki elle yukarıya doğru sürülerek açıldığında menteşeyle tutturulan iki parçalı cinstendi ve bunlar, bahçe seviyesinden fazla yüksek değildi. Aslında, bahçe sokağa göre daha irtifalı olduğu için, duvar önünden dışarıyı seyretmek mümkündü.

    Odanın solundan mutfağa ve oradan da bahçeye çıkılırdı. Bu geniş sahanın içinde ocak mevcuttu; ayrıca hem mekanı ısıtmak, hem de yemekleri pişirmek için kullanılan bir kuzinenin bulunduğunu hatırlıyorum. Buranın unutamadığım bir hatırası vardır: Daha evvel bir kere, ebruculuğu öğrenmek istediğimi Hoca῾ya söylemiş; ‴Vakt-i merhûnu var evladım‴ cevabını alınca bir daha sözünü edememiştim. Hayli zaman geçtikten sonra derse gittiğim 1957 yılı Kasım ayının bir pazar günü, kapıyı refikası Seniye Hanım (1889?-1967) açtı. ‴Teyze, Hocam nerede‴ diye sorduğumda: "Mutfakta yemek pişiriyor, seni de yanına bekliyor" dedi. Telaşla içeri gelince ne göreyim? Ebru teknesi kurulmuş, hazırlık tamam... Kendileri bütün cana yakınlığı ile: "Evladım, sen bu sanatın yapılışını merak ediyordun. Önümüzdeki günlerde, prostat ameliyatı geçirmek üzere hastaneye yatacağım. Bir emr-i Hak vaki olur da, bunu sana öğretemeden ölürsem, içimde ukde kalacak. Onun için teyzene yemek pişirdiğimi mahsustan ben söylettim. Gel bakalım yamacıma῾῾ diyerek, o günkü sürpriziyle beni hem ağlatmış, hem güldürmüş; akşama kadar da bu cazip sanatın bütün güzelliklerini göstermişti. Hocacığım o ameliyattan sonra, şükürler olsun, daha onsekiz yıl yaşadı ve beraberce şad ü handan olduğumuz nice günlere eriştik. Kendisi "Üsküdar ağzı" Kur῾an tilavetinde önde gelenlerden olduğu cihetle, bazen şevke gelir, aşr-ı şerif okuyarak dinleyenleri de coştururdu. Hocanın sesi tiz perdedendi. Bu hususiyetinden kaynaklanan bir nüktesini yazmadan geçemeyeceğim: Bir ziyaretimde kapıyı çalınca, içerden duyulan ‴Kim o?‴ sesim, hanımıyla karıştırıp ‴Ben geldim teyze‴ demiştim. Kapıyı bizzat Necmeddin Efendi açmasın mı? Mahcubiyetimi: ‴Seniye Teyzenin sesine benzettiğim için öyle dedim Hocam, af edersiniz‴ sözüyle gidermeğe çalıştım. Verdiği örnek pek şirindi: ‴ister ῾teyze῾ de, ister ῾amca῾ de. Bizim için artık farkı mı kaldı a evladım!‴

    Şimdi yine kaldığım yerden devam edeyim: Yemekler umumiyetle mutfaktaki masada yenir, aynı maksatla yazın bahçeden de istifade edilirdi. Evde daimi bir yardımcı bulunmadığı için, mutat işler hanımı ile Hoca arasında taksim edilmiş gibiydi. Mekanın umumi temizliği ise belirli aralıklarla çağırılan gündelikçilerin mesaisiyle olurdu.

    Bütün Osmanlı erkekleri gibi Necmeddin Efendi de gecelik entarisi giyerdi ve bu alışkanlığından daha sonraki pijama devrinde bile vazgeçmiş değildi. Eğer ev dışına çıkılmayacaksa aynı giyim tarzını gün içinde de sürdürürdü. Eskiden yaygın olan -mevsimine göre pamuklu veya yünlü- uzun don da onun bu kıyafetim entari altından tamamlardı. Bahçeye çıkarken ise, entarisinin eteklerini içine yerleştirdiği bir pantolon giymeyi adet edinmişti. Geleceklerinden haberdar bulunduğu misafirleri varsa, onları mutlaka elbiseli olarak karşılar; habersiz gelen yabancıları da -ev kıyafetini hemen değiştirip- öyle kabul ederdi.

    Birçoğu heybetli olan ağaçların yer aldığı o geniş bahçedeki erik, malta eriği, kayısı, şeftali, ayva, nar, elma, armut, ahlat, kızılcık, ekşi kara ve beyaz dut ağaçları hafızamda iz bırakan meyve hazineleri... Bunlar, mevsimi geldiğinde taze taze koparılıp misafirlere ikram edilir, bazılarından reçel yapılırdı. Zannederim 1957 yılı Kurban Bayramı, ekşi karadulun olgunlaştığı zamana denk gelmişti. Lakin mübarek -diğer dut cinsleri gibi- silkelendiğinde dalından dökülmez, bu halinde bile elle çekilerek kopartılır. Okyayları tebrik sonrası, Mustafa Düzgünman (1920-1990) ve Niyazi Sayın ile daldığımız dut ağacının altından çıkınca, lekelerden rengi kızarmış bayramlık ceketlerimizle birbirimizin haline nasıl da gülmüştük! Bahçede yetiştirilen -resim gibi, hem de hormonsuz῾- domates, salatalık, mısır ve bazı sebzeler bunca zamandır hala gözümün önünden gitmez.

    Necmeddin Efendi 1926῾da meşhur gülcü Şükrü Baba (ö. 1956) ve Tuğrakeş Hakkı Bey῾in (Altunbezer, 1873-1946) teşvikiyle gülcülüğe merak sardırınca, ağaçlarla kaplı bahçede, kendisine gül yetiştirecek yer bulamamış. Annesi de bu hususta müsamahakar davranmayınca, gözüne kestirdiği bir sahadaki ağaçların ῾köküne kibrit suyu ekmiş῾ Tabii, ağaçlar kısa zamanda kuruyunca -Süheyl (1898-1986) Bey῾in tabiriyle- "gül çapkını" Necmeddin böylelikle gül fidanlarına yer açabilmiş. Validesi durumu fark ettivse de artık yapacak bir şey kalmadığı için biraz söylendikten sonra hezarfen tabiatlı oğlunun bu yeni merakını -o da merakla- takibe başlamış. Necmeddin Hoca bu fidanlıkta dört yüz çeşide kadar gül yetiştirip katıldığı sergilerden madalyalar bile kazanmış. 1955 yılında hat meşkine başladığım zaman, yaşlılık ve hastalıktan sebebiyle eskisi gibi gülcülükle uğraşamıyordu, buna rağmen bahçesinde kırk çeşidi kalmıştı. Gül budarken veya aşısını yaparken, sevimli telaşıyla onu seyretmenin yahut yaz sıcağında sandalyeye oturup da belden yukarısıyla bahçede güneşlenmesine şahit olmanın şetâretini ancak şimdi idrak edebiliyorum.

    Doğrusu, Mayıs ayının gül rayihasıyla ve renkleriyle dolu günleri unutulur gibi değildi. Bunu bilen dostları da gül mevsimi boyunca Toygartepesi῾ne ziyareti sıklaştırırlar, bilhassa Devlet Güzel Sanatlar Akademisi῾ndeki Türk Tezyini Sanatlar Şubesi muallimleri, o ay içinde Hoca῾nın bizzat pişirdiği Özbek pilavından ve hanımının leziz yemeklerinden nasip alacakları günü beklerlermiş. Yaza tesadüf eden eski ramazanlarda yine bahçede verilen toplu iftarların letafetini de duymuşumdur. İkramı seven Okyay ailesinin benim zamanımda artık böylesine geniş ziyafetler tertipleyecek bedeni güçleri kalmamıştı.

    Bahçenin eve yakın bir yerinde, suyu zengin bir kuyu ve buna bağlı tulumba tesisatı vardı. Şehirde su şebekesi tesîsinden önceleri, evin su ihtiyacı buradan karşılanırmış. Yine tulumbaya yakın küçük bir su havuzu da mevcuttu. Bahçe duvarına bitişik bir mahalde de Hz. Hüdayî dervişlerinden birkaçının makbereleri olup, bunlar üç asır boyunca hürmet ve hassasiyetle muhafaza edilmişlerdi.

    Bahçenin öbür ucunda, alt sokağa açılan bir kapı ile yanında vaktiyle Hoca῾nın ebru atölyesi olarak kullandığı bir oda ve bitişiğinde ahır mevcuttu. Çünkü Yenicami῾deki imamet vazifesine sabah namazı için -henüz gün ağarmadan- indiğinde, merkebine binerek gidip gelirmiş. Her halde bunu işiten Ressam Edip Hakkı Köseoğlu (1904-1990), Akademi Balosu için çıkartılan dergiye Necmeddin Efendi῾nin eşeğe tersine binmiş olarak resmini çizmiş. Akademi῾nin -muzipliğiyle meşhur- çini muallimi Feyzullah Dayıgil ( 1910- 1949), bu resmi görünce Edip Hakkı῾ya; " karşılaştığınızda Hoca sana: ῾Edipçiğim, ne zahmet ettin, yaya olarak kendim de gelirdim!῾ der ise sakın şaşırma!῾ dediğim Prof. Kerim Silivrili῾den duymuştum. Çünkü Hoca, taşı gediğine koymaktaki maharetiyle tanınan söz sahiplerindendi.

    Bu ev ve -mevsimine göre- bahçesi, uzun yıllar hoş davetlere vesile olmuştur. Zaman zaman devrin hattatları burada meclis kurmuşlar, hatta topluca yazılar yazmışlardır. 1340/1922 yılına ait böyle müşterek bir hat örneğini burada göreceksiniz.. Satırların ilki Macid (Ayral, 1891-1961) Bey, sonraki ikisi Reisü῾l-Hattatîn Kamil (Akdik, 1861 - l94l) Efendi tarafından yazılmıştır. Kamil Efendi, ayrıca üç yarım satır hacmindeki imzasında imam Necmeddin Efendi῾nin evinde bulunduklarını belirtiyor. Bunun altında Tuğrakeş Hakkı Bey῾in satırı var. Daha sonra Bahaddin (Ersin 1879-1959), Abdülkadir (Şeker, 1875-1942) ve Hafiz Eşref (Ede, 1876-1954) efendiler imzalarını koymuşlar.

    Bazen meşhur Hafız -aynı zamanda kemankeş- Kemal (Gürses. 1882-1939) Efendi gelerek bahçede mevlid okurmuş, Binnaz Hanım bunu içerden ilk dinleyişinde oğlu Necmeddin῾e: ῾Said Paşa imamı dirilmiş de gelmiş sandım῾ demiş, bir başka seferinde davetliler arasında bulunan Galata Mevlevihanesi Şeyhi Ahmed Celaleddin Dede (Baykara, 1853- 1946) ‴Ne kadar güzel okuyor" cümlesini üç defa tekrarlayarak takdirlerini belirtmiş, bir farklı meclise ağabeyi Hatip Ömer Vasfi Efendi (1880-1928) ile gelen Neyzen Emin Dede (Yazıcı, 1883-1945) nâyi ile bülbülleri coşturmuş. Hazzın ve şevkin buluştuğu, ruh-nüvâz sohbetlerin sürdürüldüğü daha nice günler... Lakin sanatkar oğulları Sami῾yi -yanlış tedavi neticesi- henüz 22 yaşındayken peritonit῾ten (karın zarı iltihabı) kaybettikleri 1933 yılı Haziran῾ı, bu ailenin üzerine bir kabus gibi çökmüş; yaşamak kadar ölmenin de Yaradan῾ın iradesinde olduğuna tam imanları sayesinde, yokluk ateşini zamanla külleyebilmişlerdir.

    Alt katta ve bahçede dolaşmaktan üst katı unuttuk... Şimdi oraya çıkmazdan önce, sokak kapısından girince kunduralarımızı çıkarıp yandaki terlik dolabından ayağımıza uygun bir çift almayı unutmadan evin içine dahil olalım, zaten müdavimler buna titizlikle riayete alışkındılar.

    Zemin kattaki ön e arka odaların arasında, yukarıya çıkan merdiven yer alıyordu. Üst kattaki on odalardan sadece biri -ki Okyaylann yatak odasıydı- ev şahnişînli olduğu için altına tesadüf eden çalışma odasından daha büyüktü. Buradaki yerli dolap, aslında gusülhane idi. Çünkü su şebekesinin olmadığı devirlerde, temizlik için yıkanmak ve keselenmek üzere ancak çarşı hamamına gidilir; yatak odasında, zemini ve yarıya kadar duvarı çinkoyla kaplı, biriken suyu bahçeye indirecek menfezi olan bir gusül mahalli ise, iktiza ettiğinde kullanılırmış. Suyun ısıtılması için gerekli büyük boy Rus semaveri de buranın demirbaşlarındanmış. Ancak, benim bu eve girip çıktığım yıllarda su, şehir şebekesinden alındığı cihetle, aşağıdaki helanın arka taratma küçük bir hamam ilave edilmişti.

    Yatak odasında demir karyoladan başka, birkaç sandık ve eski tarz hattat çekmeceleri vardı ki, içi lebaleb mahtûtat (hat eserleri) ile doluydu. Aşağıdaki odada hat veya hattatlar üzerine bir musahabeye başlandığı zaman, konuya münasip düşenleri göstermek üzere, Hoca῾nın, kolay kolay yanılmaz hafızasıyla: "Evladım, yukarıya çık; pencere tarafındaki sandığın içinden (mesela) üçüncü cilbendi al getir‴ dediğine ve sözlerini, bunun içindeki tasnif edilmiş hat örnekleriyle ispatladığına şahit olurduk. Bu tarz görüşmelerini en ziyade, sevdiği meslektaşı Macid Ayral῾la ve dahi bir başka keyifle sürdürürdü; eğer bu mecliste bulunuyorsam, istifade ile dinler, notlar alırdım.

    Bu baş tacı eserlerin, gecelerini geçirdiği odada saklanma sebebini kendilerine sormadım ama, alt katta vuku bulabilecek bir hırsızlığın belki yukardan işitilemeyeceği endişesini mi taşırdı acaba? Mamafih aşağıdaki oturma odasının duvarları da enâfisden levhalarla müzeyyendi. Kendisinin Okyay soyadını almasına vesile olan kıymetli yayları yine yukarıdaki odalardan birinde, duvara asılı levhaların önüne tavandan hevenk hevenk sarkmış görünüşüyle durur; okları da, deriden ve silindir biçimliyse kubur, köşeli ve uzun ahşap kutu şeklindeyse kandil adıyla tanınan mahfazalarda saklanırdı.

    Okyay, gençliğinden beri meftunu olduğu ata sporumuz kemankeşlikten 1950῾li yıllarda fiilen uzaklaşmıştı. Ancak, gelen meraklı misafirlerine bu alet ve edevat üzerinden okçuluğa dair bazı tariflerde bulunurdu. Bir de, Avrupalı ve Amerikalı dostlarına -antika bir mücevher gibi- kendisini tanıtmak isteyen rahmetli Nuri Arlasez (1911-2001), böyle meraklıları getirdiğinde, Hocamız uzun bir "Ya Hakk!‴ nidasıyla onlara nasıl ok atıldığını gösterirken birden gençleşirdi.

    Yatak odasının yanındaki ön oda ise gerektiğinde misafir kabulü için kullanılırdı. Bu katın üstündeki dar çatı katma da Hoca῾nın istediği bir hattat çekmecesini almak üzere çıkmıştım. Lakin hem oraya çıkış merdiveni, hem de üst katın bahçe tarafındaki iki arka odası hafızamda yer etmemiş. Herhalde, bu odalar Okyay ailesinin üç oğluna (Nebih, 1907-1983; Sami, 1911-1933; Sacid, 1915-1999) baba evinde mukîm oldukları eyyamda tahsis edilmişti. Zamanla tenhalaşan hanede artık en çok duyulan sesin, "Necmi Efendi, Hû‴ hitabına karşı: ‴Efendim Seniyeciğim!" olması da gayet tabiiydi.

    Öyle selamlık gibi, harem gibi cakalı kısımları bulunmayan ve mütevazı bir sanatkarın ailesiyle beraber hayatını sürdürmekte olduğu bu gösterişsiz mekandaki cevelanımızı anık bitirelim, diyorum. Peki, buraya kimler gelirdi? Eski müdavimleri ancak Hoca῾dan ve hanımından duyarak tespit edebilmişimdir. Bunların bir kısmının adları zaten önceki bahislerde ve resim altı yazılarında geçti. Yazılmadıkları da şuraya ismen sıralayayım:

    Mutasavvıf Abdülaziz Mecdi (Tolun, 1865-1941), Üsküdar Mevlevihanesi Şeyhi Ahmed Remzi (Akyürek, 1872-1944), Müfessir Elmalılı Hamdi (Yazır, 1879-1942), hattatlardan Hulusi (Yazgan.1869-1940), Nuri (Korman, 1869-1950) ve mücellid Bahaddin (Tokatlıoğlu, 1866-1939) efendiler; mecazibden Sükuti Dede, Esad Fuad Tugay (1884-1973), Fuad Şemsi İnan (1883-1974), Ressam Hoca Ali Rıza Bey (1858-1930),Tahirü῾l-Mevlevi (Olgun, 1877-1951), Ekrem Hakkı Ayverdi (1899-1984), Mahir İz (1895-1974), Prof. Dr. Muhammed Hamîdullah (1908-2002), Prof. Dr. Marcel Labbe (ö. 1939), Prof. Dr. Akıl Muhtar Özden (1877-1949), Prof, İsmail Hakkı Baltacıoğlu (1886-1977), Abdülbakî Gölpınarlı (1900-1982), Kemal Batanay (1892-1981), Em. General Cevdet Çulpan (1898-1982), Abdülkadir Keçeoğlu (Yaman Dede, 1888-1962), ressamlardan Murtaza Elker (1874-1969), Cemal Tollu (1899-1968), Şefik Bursalı (1903-1990), Abdullah Çizgen (1907-1987) ve Hüseyin Tahirzade (1888-1963); İbrahim Hakkı Konyalı (1896-1984). Hocanın geniş bir "ahibba" çevresi olmakla beraber, isim sahibi bu zevatın Toygartepesi῾ni ziyaret edip etmediklerini bilemediğim için, onları yukarıdaki listeye dahil etmedim.

    Necmeddin Hoca, aslında maddeten varlıklı bir kimse değildi. Evkaftan imamet hizmeti için 1907 yılından başlayarak aldığı cüz῾i maaşa, 1916῾dan itibaren Medresetül-Hattatin῾den ebru, birkaç maarif mektebinden de rika hattı muallimliği ücretleri eklenmişti ve bunlara kalsa ancak kıt kanaat geçinebilirdi. Fakat on sekiz yaşından sonra toplamağa bağladığı hüsn-i hat eserlerini şuurla artırmasını bilen bir hattat oluşundan dolayı, yeni gördüklerini alabilmek için eski aldıklarından bazılarını elden çıkarması gerekmiş; böylelikle, koleksiyonu gittikçe süzülüp arınan, kapsamlı ve seçkin bir mahiyet kazanmıştı. O, topladıklarıyla, hayatına renk katarak yaşarken, Mücellid Bahaddin Efendi῾den duyduğu: ῾Mücellitlik kanaattir, değildir cem῾-i mal etmek!῾ mısraını kendisine düstur edinmiş; otuz iki yıl hizmetten sonra, 1948῾de Devlet Güzel Sanatlar Akademisi῾nden yaş haddiyle ayrılırken, eski kanuna tabi bulunuşundan dolayı bir emekli maaşına nail olamayışının vebalini de o devrin devlet anlayışına havale etmişti.

    Okyay῾ın şahsı kadar, koleksiyonunun değerini de bilen Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü Haluk Şehsuvaroğlu (1912-1963), bu eserlerin Saray koleksiyonuna kazandırılması için Hocamızı ikna etti. Uzun bir hazırlık devresinden sonra, topladıklarının mühim bir kısmını Müze῾ye götürüp teslim eden Necmeddin Efendi, kıymet takdir komisyonunda bulunan ve diğer azalara da tesir eden -dost maskeli- bir başka koleksiyon sahibinin (adını da vereyim: Halil Edhem Arda) menfi davranışları yüzünden hakkı olan meblağı alamadan, bu eserler 1961῾de Saray koleksiyonuna dahil edildi. Birçoğuyla daha o zamandan aşinalığım olan ve aralarında ῾benzersiz῾ sayılacakların da bulunduğu bu eserlere, şimdilerde Saray Kütüphanesi῾ne gittiğim vakit rastladıkça, Hoca merhumun bunları oraya adeta hediye etmiş olduğu zehabına kapılıyorum. Bu haksız istimlak üzerine Okyay ailesi, ellerine geçen 180.000 -yanlış okumadınız: yüz seksen bin- liralık satış bedeli yeni bir mülk almalarına yetmeyeceğinden, evlerini de satmağa ve buna eklemeğe karar verdiler. Toygartepesi, zaten gelenlerce yolu sapa bir yer sayılıyor, üstelik telefon da bağlanamıyordu. Artık şehir içinde daha rahat, düz ayak ve kaloriferli bir mesken bulmalıydılar.

    Ben o sıralarda yedek subaylık temel eğitimi için İzmir῾deydim ve arada İstanbul῾a geliyordum. Mayıs 1961 ῾deki ziyaretimde, Okyayların bu eve talip olan birisiyle -yanılmıyorsam kırk bin lira karşılığında- sözleştiklerini, Temmuz῾daki kati dönüşümde ise Koşuyolu῾nda, Nevcivan Feridun Paşa Camii῾ne komşu ve altı fırın, üstü de iki katlı mesken olan bir mülk edindiklerini şaşırarak öğrendim. Sanki bu alışverişte basiretleri bağlanmıştı; çünkü alınan bina hem kalorifersiz, hem de bunca yıldır alıştıkları Üsküdar῾dan uzaktı. Katın birine kendilerinin taşınması için derhal hazırlıklara ve eşyanın toplanmasına girişildi. İşte o zaman Hoca῾nın elinde kalan eserlerin de nitelik ve nicelik cihetlerinden azımsanmayacak miktarda olduğunu gördüm. Kendisi de topladıklarını hayretle seyrediyor ve bunlara bakıp bakıp: ‴Ne tül-i emelmiş bu! Hey gidi deli Necmi hey! Dünyaya kazık kakmaya mı geldin?‴ diye söyleniyordu. Nihayet, 26 Temmuz 1961 günü evin eşyaları dört kamyonla Koşuyolu῾na taşındı ve Hoca, ömrünün 78,5 yıllık bölümünü geçirdiği Toygar῾dan, artık ebediyen cüdâ düştü. Lakin bunca senedir hemhal olduğu topraktan, koklaştığı güllerinden ayrılmayı da tevekkülle karşılayabildi, bundan sonrasında pencere önlerine konulan saksı çiçekleriyle oyalandı. Ancak 1963 yılında, kadîm talebesi Ali Alparslan ağabeyimin Londra῾dan hatıra olarak gönderdiği bir gül kataloguna karşı, ona hitaben yazdığı şu kıt῾a, kendi halet-i rûhiyesinin adeta röntgenle çekilmiş filmi gibidir:

    Güllerin karşımda her an solmadan durmaktadır,
    Hem temâşâsıyla gönlüm şâd-man olmaktadır,
    Eski bağçem hâtıra geldikçe dîdem hûn olur.
    Şimdi gül resmiyle Necmi, geçmişi anmaktadır.

    Hocamız, altmış yıllık hayat arkadaşını 1967῾de ebedî aleme yolcu edene kadar Koşuyolu῾ndaki apartman katında kendisinin 1976῾daki vefatına kadar Üsküdar-Doğancılar῾da küçük oğlu Sacid Bey῾in evinde yaşadı. Fakat bu yazının maksadı, onun son yıllarından ve bozulan ev bahsetmek olmadığı için, yine Toygar faslına dönüyorum.

    İstanbul῾un imar mevzuatı değişip de, ağaçların yerine betonların yükselmesine müsaade çıktığı seksenli yıllarda, o dört dönümlük bahçeye blok apartmanlar dikildi. Sokağın karşı tarafına yapılan binalarla, yazımın basında bahsettiğim geniş manzara da kesildi. Ev ise, hicabından büzülmüş gibi, yolun kenarında mevcudiyetini sürdürüyordu. Nihayet yakınlarda onun da kârının itmâm edildiğini öğrendim. Osmanlı Türkçesi῾ne de girmiş olan "Bir yerin şerefi, oturanı iledir" mealinde Arapça bir söz vardır ‴Şerefü῾l-mekân bi῾l-mekîn‴. Şerefi gittikten sonra, varsın mekan da gitsin... Lakin şimdilerde gözlerim ister uzaktan, ister yakından Toygartepesi῾ne takıldı mı, Keçecizade İzzet Molla῾nın (1785-1829) şu beytinin -bir kelimesini değiştirerek- okumadan edemiyorum:

    Bir mevsim-i hazânına geldik ki âlemin.
    Bülbül hamûş, hevz tehî, gülsitân harâb!

    (Bu alemin bir sonbaharına geldik ki, bülbül susmuş, havuz boş, gül bahçesi de harâb)

    Kaynak: Prof. Dr. M. Uğur Derman, Türk Edebiyatı Dergisi, Sayı 389, Mart 2006.

     

     

     

    Sonraki içerikSonraki içerik

    Hattat Necmeddin Okyay menüsüne ait diger içerikler...

    1. Üsküdar Sempozyumu - Hezarfen Hattat Üsküdarlı Necmeddin Okyay
    2. Toygartepesi῾ndeki Ev

     

    
    Site Hakkında

    ARAMAARAMA
    Hat Eserleri Galerisi


    Hat Eserleri Galerisinden...

    Hilye-i Şerif - Eseri büyük olarak görmek için tıklayınız

     
     
    
    Sayfa başına dön Bu sitede yer alan eserlerin tüm hakları sahiplerine aittir. Sahiplerinden izinsiz kopyalanamaz,
    çoğaltılamaz ve başka mecralarda yayınlanamaz. Tüm hakları Yayın sponsoru: OrtaklarWeb tasarım: Korelasyonsaklıdır.

    Kalem Güzeli - www.kalemguzeli.org 2008 - 2019